Gözünüzü kapatın ve 1968’de olduğunuzu düşünün. İngiltere’desiniz, televizyonda, bizdeki ‘O Ses Türkiye’ yarışmasının o yıllarda İngiltere’de yayınlanan versiyonunu yani ‘Opportunity Knocks’ı izliyorsunuz. On sekiz yaşında Galli bir kız soprano sesiyle bir parça söylüyor, izleyen herkesi adeta büyülüyor ve ‘alkış ölçer’ denen cihazı adeta patlatarak birinci seçiliyor. O programı izleyen İngiliz model Twiggy, Beatles’ın üyelerinden Paul McCartney’i arıyor ve Galli kızı mutlaka dinlemesini tavsiye ediyor.
Durun, daha açmayın gözlerinizi… Şimdi Paul McCartney’i Londra’da “Blue Angel” isimli bir kulüpte müzik dinlerken düşünün. Bir parça duyuyor ki amanın! Bu parçayı kaydetmek için kimseyi ikna edemeyince kendi plak şirketini kuruyor ve parçayla soprano sesli Galli’yi 31 Ağustos 1968’de stüdyosunda buluşturuyor.
Böylece ortaya Mary Hopkin’in bugünlere kadar gelen unutulmaz parçası “Those were the days”, yani ‘ah ne günlerdi be’ çıkıyor.
Evet, gözlerinizi açabilirsiniz… “Duydun mu” başlıyor.
“Those were the days” aslında 1900’lerin başlarında yazılmış romantik bir Rus halk şarkısı. Sözleri Konstantin Podrevsky’e, bestesiyse Boris Fomin’e ait. Orijinal adı ‘Uzun Yol’ anlamına gelen “Dorogoi Dlinnoyu”ymuş. Ancak, atlı kızakla aşkı arayan bir sanatçının hikâyesini anlatan Rusça sözlerin bizim bildiğimiz “Those were the days”in sözleriyle ilgisi yok.
Parçanın bugün bildiğimiz sözleri Rus asıllı sanatçı Eugene Raskin’e aitmiş. Raskin, 1960’ların başlarında eşi Francesca’yla New York’taki Greenwich Village çevresindeki mekanlarda halk müziği çalıyormuş. Şarkıyı çocukluğundan beri duyan Raskin İngilizce sözleri yazmış ve bestenin de sözlerin de telif hakkını 1962’de üzerine kaydettirmiş. Uluslararası bir sanatçı olan Eugene Raskin, her yıl Londra’daki “Blue Angel” kulübünde sahne alıyor ve gösterisini bu parçayla bitiriyormuş. İşte Paul McCartney’in burada parçayla tanışması bu sayede olmuş.
1968’de kaydı yapılan ve Mary Hopkin’in 1969 tarihli “Post card” albümünde yer alan “Those were the days”, müzik piyasasına Beatles’ın “Hey Jude” parçasıyla beraber çıkmış ve listelerde uzun süre bu devle yarışmayı başarmış. Parçada özetle, gençlik günlerine duyulan özlem, bir meyhanedeki arkadaş ortamında paylaşılan keyifli anılar üzerinden anlatılıyor. O zamanlarda hayata bakış açısı iyimser ama zaman gerçekliğin soğuk yüzünü ortaya çıkartıyor.
Kulağa minnoş bir anlam gibi geliyor ama parçanın çıktığı yıla ve sözlerdeki bazı detaylara atıfla dikkat çeken yorumlar yapılmış.
Haydi oraya gelelim…
Sözler dört bölümden oluşuyor. Sırasıyla nostalji, başarısızlık, hayal kırıklığı ve toparlanma temaları aktarılıyor. Her bölümün arasındaysa meşhur nakarat kısmı giriyor. O yüzden önce nakarata bakalım…
…
Yani…
Ama ne günlerdi dostum.
Hiç bitmeyecek zannediyorduk.
Sonsuza dek şarkı söyleyip dans edecektik.
Seçtiğimiz hayatı yaşayacaktık.
Savaşacak ve asla kaybetmeyecektik.
Ne günlerdi ama, evet, ne günlerdi.
Nakarattaki coşku, gençlik ideallerini çok güzel yansıtıyor. Dinlerken, daha yolun başındayken her şeyin mümkün göründüğü o tazeliği hissediyorsunuz. Onu da yaparız, bunu da ederiz… Hangimiz yaşamadı ki bu duyguyu?
Şimdi sözlerin temsil ettiği safhalara geçebiliriz. Başlangıç şöyle…
Bir zamanlar bir iki kadeh kaldırdığımız,
Bir meyhane vardı.
Hatırla, saatlerce nasıl gülerdik,
Yapacağımız harika şeyleri düşünürdük.
Bu bölümde nostalji hakim. Anlatıcı, gittikleri bu yerin sıradan bir yer olmadığını söylüyor. Orada hayaller konuşulurdu. Güzel zaman geçirilirdi. Yüksek ideallerin olduğu gençlik yıllarına ait bir yerdi ve orayı orası yapan onlardı.
İkinci bölümde başarısızlık var… Şöyle ki…
Sonra o yoğun yıllar hızla geldi geçti,
Yolda yıldızlarla dolu inançlarımızı kaybettik.
Eğer seni o meyhanede tesadüfen görseydim,
Birbirimize gülümser ve derdik ki…
Burada tekrar nakarat giriyor. İkinci bölümde gençliğin idealleri yerini zamanın karşı konulmaz çarkları döndükçe ortaya çıkan hayatın gerçeklerine bırakıyor. O gerçekler bize inançlarımızı kaybettirdi. Açıkçası, kabul edelim ki başarısız olduk. Birbirimizi orada görsek, artık o günlerin geride kaldığını ve başaramadığımızı konuşmak yerine sadece acı acı gülerdik.
Üçüncü bölümde artık yaş ilerlemiş ve hakim duygu hayal kırıklığı olmuştur. Şöyle ki…
Bu gece o meyhanenin önünde durdum,
Hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Camda garip bir yansıma gördüm.
O yalnız kadın gerçekten ben miydim?
Gençken güzel şeyler hiç bitmeyecekmiş gibi gelir, zaman adeta har vurulup harman savrulur. Ancak, işte o meyhane bile aynı yer değil. Bırak meyhaneyi, acaba o aynı kişi mi? İşte camdaki yansıması… O yaşlı kadının gençlik yıllarında burada eğlenen onun ne ilgisi var? Hayal kırıklığı çok açık okunuyor.
Parçanın son bölümünde anlatıcı kapıdan tanıdık bir kahkaha duyar, adını seslenen arkadaşının yüzünü görür ve yaşlandıklarını ama akıllanmadıklarını, kalplerinde hala aynı hayallerin olduğunu söyler. Böylece, gençliğin dinamizmiyle başlayan, başarısızlık ve hayal kırıklığıyla dibe vuran parça, zamanın ezici etkisine rağmen vazgeçmemenin ve umudun yeniden topladığı enerjiyle biter.
Açıkçası, parçanın içindeki her safhaya özgü iniş ve çıkışların 18 yaşında bir sanatçı tarafından bu kadar mükemmel hissettirilerek söylenmesine insan gerçekten hayran oluyor.
Yorumculara göre bu sözleri, ortaya çıktığı 1960’ların koşullarıyla birlikte düşündüğümüzde, o ünlü kuşağın yüksek ideallerinin çöpe gittiğini söyleyen bir parçayla karşı karşıya olabiliriz. Acaba Paul McCartney bir taraftan da dünyada işlerin iyiye gideceği ve küresel barışın geleceğini düşünen bu vizyonun çökmekte olduğunu gördüğü için mi parçanın peşinde koştu? Bilinmez…
Ancak, parçanın gençlerin sınırları zorladığı, ana akım değerleri sorguladığı zamanlardan gelmesi kaçınılmaz olarak muhafazakâr kesimlerin tepkisine neden olmuş. Sözlerdeki meyhane, kadeh göndermeleriyle alkolün teşvik edildiğine dair şikayetler hiç de az değilmiş.
Aslında parça sözlerin doğası itibarıyla eski kuşakların geçmişe özlemiyle yeni kuşakların genelde fazla hayalci ideallerini yan yana aktardığı için her döneme giden bir parça olmuş denebilir.
Parçayla ilgili ilginç notlara gelelim.
Melodinin arka planındaki orkestrasyonda en çok Rus kökenli balalayka ve bizim kanun benzeri bir enstrüman olan Macar kökenli cimbalom dikkat çekiyor. Ayrıca, akustik gitarı da Paul McCartney çalıyormuş.
“Those were the days” sayısı bilinmeyen sanatçı tarafından yirmiyi aşkın dilde söylenmiş. Sadece Mary Hopkin’in kendisi parçanın Almanca, Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca versiyonlarını kaydetmiş.
Parçanın en eski kayıtlarıysa Gürcü şarkıcı Tamara Tsereteli ve Rus şarkıcı Alexander Vertinsky tarafından sırasıyla 1925 ve 1926 yıllarında yapılmış. Şarkı Rusça sözleriyle, 1953 yapımı İngiliz/Fransız filmi “Innocents in Paris”te yer almış.
Notlara devam…
Parça akla gelmesi zor yerlerde ilham kaynağı olmuş. Örneğin, Ekvator Ginesi Devlet Başkanı Francisco Macias Nguema 24 Aralık 1969’da çok sayıda muhalifi ulusal stadyumda idam ettirirken stat hoparlörlerinde çok sevdiği “Those were the days” çalıyormuş. Parçanın melodisi, İrlanda Cumhuriyeti Milli Takımı’nın “Come on you boys in green” tezahüratında kullanılmış.
“Those were the days” 2011 yılında Zimbabwe Devlet Başkanı Robert Mugabe’nin ‘ayakta kalan son diktatör’ olarak gösterildiği mizahi bir reklamda kullanılmış ama reklam Mugabe yanlılarının tepkileri üzerine apar topar yayından kaldırılmış.
Son bir not… Mary Hopkin, 1970 yılında Eurovision Şarkı Yarışması’nda “Knock knock, who is there” adlı parçayla İngiltere’yi temsil etmiş ve çok başarılı bir yarışma çıkarıp ikinci olmuş.
“Those were the days” her kuşağa gidecek bir parça. Ortaya çıkışıysa aradan 60 yıl da geçse bazı şeylerin değişmediğini gösterir cinsten.
Şöyle söyleyeyim, genç bir kız televizyondaki bir yetenek yarışmasını kazanıyor ve dönemin en ünlü müzik gruplarından birinin üyesi ona kariyer yolunu açıyor.
Bugünkü kuşaklar da böyle mi bilmiyorum. İnsan gençliğinde her şeyi yapabilecek kadar çok zamanı varmış gibi hissederken, yaş aldıkça geriye dönüp zamandan kurtararak yapabildiklerine sevinir hale geliyor. Zaman zaman zaman… Neden her iki-üç parçanın birinde bu kavrama gelip sıkışıyoruz? Anladım ki şu zamanı çözmeden hiçbir gizem çözülmez.