Yılın ilk programını iki parçalı bölümlerden birisi olarak seçtik. Ocak ayının kapalı ve hüzünlü havasından dolayı mavi renge gönderme yapan iki hüzünlü, eski ve unutulmaz parça… Bir diğer ortak özellikleri ikisinin de aynı isimli sanatçılardan gelmesi. Evet, Chris Isaak’in “Blue Hotel”i ve Chris Rea’nın “Blue Cafe”sini incelediğimiz “Duydun mu” başlıyor.
“Blue Hotel”le başlıyoruz. Parça, Isaak’in 1987 tarihli “Chris Isaak” albümünde yer almış ve kısa sürede listelerde önemli yerlere gelmişti. Aslında parçanın arkasındaki duyguyu anlamak için onun müzik yolculuğuna bakmak lazım.
Isaak’in müzik kariyeri boyunca benimsediği çizgi melankoli. Örneğin, albüm kapaklarında düşünceli bir ifade takındığı kendi fotoğrafını tercih ediyor ve daha başlangıçta dinleyiciyi düşüncelere dalmaya teşvik ediyor. Parça isimlerinde de derin hüznün izlerini bulabiliyoruz… “Crayin’”, “Unhappiness”, “Funeral in the rain” gibi… Nitekim “Blue Hotel” de bunlardan biri.
O, bunun bilinçli bir tercih olmadığını belirtiyor ve bu yönü hakkında şöyle konuşuyor: “Belirli bir tür şarkı yazmayı hiç hedeflemedim. Sadece gitarımı çalıyorum ve bir şeyler yakalayıp yakalayamayacağıma bakıyorum. Ama tüm şarkıları tekrar dinlemek şaşırtıcı olabilir çünkü hayatınızla ilgili fark etmediğiniz şeyleri buluyorsunuz.”
Gelelim sözlere…
Parçada, ıssız bir otoyol üzerindeki mavi bir otel metafor olarak kullanılıyor. Önce otelin yeri belirtiliyor, ardından hayatın pek de yolunda gitmediği… Şöyle ki…
…
Yani…
Issız bir otoyoldaki mavi otel,
Mavi oteldeki hayat istediğim gibi gitmiyor.
Yorumculara göre, otelin hüznün rengi olan maviyle nitelenmesi ve ıssız bir yerde olması izolasyonu simgeliyormuş. Hayatın istediği gibi gitmemesindeyse bir kabulleniş var. Elbette ki mavi otel bir mekândan fazlası. Yıkıntıyı, gerçekleşmemiş bir hayatı, anlatıcının içsel karmaşasını ve teselli arayışını simgeliyor. Parçanın bu kısmının defalarca tekrar edilmesi, umutsuzluğun bir döngüye dönüştüğünü, anlatıcının duygusal çöküntüsünün kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.
Sözlerde asla gelmeyecek birini beklemeyle dolu bir hayat var. Bunu da:
Her yalnız gecede tek başıma bekliyorum,
Sadece bekliyorum.
şeklindeki cümlelerden anlıyoruz. Burada ayrıca, beklentilerin bulunamadığı koca bir geçmişin bir cümleye sıkıştırılması da söz konusu.
Sözlerde “Her oda ıssız,” ifadesiyle sadece anlatıcının değil herkesin çektiği evrensel yalnızlık vurgulanıyor. Kısaca otel bomboş. Ve tabi bir de ‘rüya’ kelimesi var. “Gece yalnız bir rüya gibi,” derken rüyayla ulaşılmaz özlem kastediliyormuş. Ulaşılamayan ve özlenen bir kişi mi yoksa huzurun kendisi mi orası belli değil ama anlaşılan, anlatıcı derin bir yalnızlık ve hayal kırıklığı içinde.
Özetle, şarkıdaki mavi otel, dış dünya bunaltıcı hale geldiğinde isteyerek veya koşulların zorlamasıyla sığındığımız yerlerin simgesi. Burada iç gözlem gerçekleşiyor, arzuların ve hayallerin bir envanteri yapılıyor.
“Blue Hotel”, evrensel ve zamanlar üstü bir konuya sahip olduğundan kuşaklar değişse de çok dinlenen bir parça olmuş. Chris Isaak parçaları, melankolik tarzıyla Roy Orbison ve Leonard Cohen gibi sanatçılarla kıyaslanıyor. Onun müziğe ilişkin şu görüşüyle bu kısmı kapatalım: “Müzik bizi Tanrı’ya yaklaştırıyor. Herkesin hem ilkel hem Tanrısal…”
Derken, ikinci parçamıza geldik.
İngiliz blues şarkıcı ve söz yazarı Chris Rea’nın 1998 tarihli albümü “Blue Cafe”ye adını veren parçaya geçiyoruz.
Parça, anlatıcının biriyle bağlantı kurma ve birlikte yeni deneyimler yaşama arzusunu yansıtan bir merak duygusunu anlatıyor. Gerçek bir olaydan çok kurgusal bir hikâye var.
Sözler şöyle başlıyor…
Benim dünyam hayal kırıklığı izleriyle dolu,
Kilometrelerce uzanan sonsuz bir yol.
Neredeydin diye sorduğunu duyuyorum,
Seninle mavi kafede buluşalım.
Daha en başta hayal kırıklığı vurgusu dikkat çekiyor. Geride bırakılan yol o kadar uzun ki artık başlangıcı hatırlanmıyor bile. Beklentilerden uzak geçilmiş bir yoldan bahsediyoruz. Karşısında seslendiği kişi onu zaten bekliyor gibi ve anlatıcı onunla mavi kafe diye bir yerde buluşacak.
Mavi kafe neresi peki? Sözlere göre burası ‘bilenle umursamayanın bir araya geldiği bir buluşma yeri’. Aynı zamanda, ‘genç olanın, geri dönmeme riskini aldığı’ bir nokta. Anladığım kadarıyla genç olan bekleyenin kendisi. Sözlerin tamamında yaşam yolculuğunun belirsizliklerini pozitif ruh haliyle karşılama havası var.
Bu kısımda parçanın nakaratı devreye giriyor.
…
Yani…
Neredeydin? Nereye gidiyorsun?
Yeni ne var, bilmek istiyorum.
Seninle gelmek istiyorum.
Ne gördün? Yeni olan neyi biliyorsun?
Nereye gidiyorsun?
Çünkü seninle gelmek istiyorum.
diyor ve ardından ‘maliyet büyük, bedel yüksek, bildiğin her şeyi al ve veda et, masumiyetin ve deneyimsizliğin artık bir şey ifade etmeyecek,’ diye ekliyor.
Sona doğru mavi kafede buluşma vurgusu tekrar tekrar yapılıyor ve bir noktada iş:
O halde benimle mavi kafede buluş,
Mavi kafede benimle buluş dedim.
diyerek biraz ısrar seviyesine çıkartılıyor.
Yorumculara göre “Blue cafe”, Rea’nın kariyerinde olgunluk dönemindeki yalnızlık, içe dönüş ve müzik endüstrisine yabancılaşmanın yansıması olan bir parçaymış. Başka deyişle, onun dünyadan biraz uzaklaşıp kendini dinlediği, hüzünlü ama samimi bir iç monologmuş. Tası tarağı toplayıp, hayatın karmaşasından, insanların beklentisinden ve başarı baskısından kaçmaya çalışıyormuş.
Chris Rea’nın hayatına bakıldığında, 80 ve 90’larda hayatındaki egemen unsurların şöhret baskısı, sağlık sorunları ve plak şirketleriyle yaşanan gerginlikler olduğu görülüyor. Bu albüm onun kendine ruhsal sığınak aradığı ve müziği yeniden kendisi için yapmak istediği bir döneme denk gelmiş. Parça bu dönemin sembolü. Özetle “Blue Cafe” şunu söylüyormuş: “Dünya karmaşık olabilir ama ben kendime küçük bir yer buldum.”
Bu arada sözleri, Chris Rea’nın hızlı araba tutkusu ve şarkılarında kullanmayı sevdiği yolda olma temasıyla birlikte düşünmek gerektiğini de not edelim.
Peki onu mavi kafede bekleyen kim? Bu konuda somut bir bilgiye rastlamadım. Ben sözleri incelerken, kendisinin o günden en az 20 sene önceki genç hali olduğunu düşünerek anlamlandırdım. Sanki bugünkü bilgisiyle o günkü kendine sesleniyor ve onunla yeni bir yola çıkmak istiyor gibi…
Bölümün sonuna gelmeden önce akla gelen bir soru… Doğu kültüründe koruyuculuğu ve huzuru, Türk kültüründe gökyüzünü, sonsuzluğu ve nazardan korunmayı temsil eden mavi, batı kültüründe neden melankoliyle özdeştir? Biraz araştırdım. Bunun arkasında mavinin doğada soğukluğu, mesafeyi, sessizliği çağrıştırması varmış. Acı, kayıp ve özlemin ana temalar olduğu ‘blues’ müzik türü adını buradan alıyormuş. İngilizcede hüzün, keder, depresyon hisleri için kullanılan “to feel blue” yani “mavi hissetmek” tabirinin arkasında da bu varmış.
Bugün ikisi de Chris adlı sanatçılara ait iki parçayı inceledik. İkisi de mavi renkle nitelenen, gerçekte olmayan simgesel yerleri anlatıyor. Biri otel, biri kafe. İkisinde de öne çıkan duygu ‘yalnızlık’. Ancak, birinde kurtulunmaya çalışılan, diğerinde tercih edilen, sığınak olarak görülen bir yalnızlık var. Birinde umutsuzluk hakim, diğerinde umut.
Böyle olmak zorunda değil. Yalnızlık yerine göre aradığımız ya da kaçmak istediğimiz insani bir durum. Dolayısıyla dönemine göre bu parçaların ikisi de kişiye hitap ediyor olabilir. Bizde de şarkıların popüler temalarından biridir… Tabi söylemeden edemeyeceğim. Hepsi bir tarafa, MFÖ’nün “Yalnızlık ömür boyu” bir tarafa. Bu parçadan 20 yaşında anladığınızla 50 yaşından sonra anladığınız o kadar değişiyor ki, kelimelere sığmaz.