Bu hafta zaman temasını işleyen iki ünlü ve eski parçanın hikâyesiyle karşınızdayız. Araştırınca anladım ki, fizikten felsefeye, sinemadan şiire çok sayıda alanın incelemesi altında olan bu gizemli kavram hakkında çoğu sözsüz olmak üzere bir sürü şarkı yapılmış. İçlerinden hem ünlü hem düşündürücü ikisini seçtim ve on dakikada olabildiğince mercek altına aldım.
Evet, zaman kavramına biraz da son zamanların popüler konusu Quantum haricinde bakmak isteyenler için “Duydun mu” başlıyor.
İlk parça bir devden… İngiliz rock grubu Pink Floyd’un 1973 tarihli albümü “Dark side of the moon”da yer alan “Time”. Pink Floyd, doğal olarak baş köşede. Çünkü bu kavramla çok ilgililer.
Onlar için zaman, toplumsal yapının kendisinden tutun da kim olduğumuza dair algılarımızı nasıl değiştirdiğine kadar çeşitli anlamlara geliyor. Onların dünyasında zamanın hem yaratıcı hem yıkıcı gücü var. Ayrıca zaman, gerçekleri bulmanın ve kendimizi keşfetmenin aracı olduğu gibi, bizi özlem ve kayıp gibi daha trajik boyutlara iten bir araç. Birçok Pink Floyd şarkısı, zamanı hayal edebileceğimizden daha büyük, daha belirleyici bir şeyin muğlak habercisi olarak anlatıyor. Örneğin ünlü parçaları “Wish you were here”… “Time”daysa zamanın baskısı ve ölümlülük öne çıkıyor.
Pink Floyd’un dört üyesinin de sözlere katkı yaptığı tek parça olan “Time” kaybolan zamana yakılan bir ağıt. Parça, mühendis Alan Parsons tarafından bir araya getirilen saat sesleriyle başlıyor. Her saat bir antika dükkanında ayrı ayrı kaydedilmiş ve grup bunları harmanlamış.
Parçanın girişinde şöyle der…
…
Yani,
Sıkıcı bir günü oluşturan anları harcıyorsun,
Zamanı gelişigüzel çarçur ediyor, boşa harcıyorsun.
Sözlerde, bunları yaparken birinin veya bir şeyin sana yol göstermesini beklediğini ekler. Çocukluk bitmiş, yirmili yaşlara gelinmiştir. Bir şeyler yapılması gerektiği bilinmekte ama erteleme alışkanlığı da devam etmektedir. Hâlâ genç olduğumuzu ve zamanımız bulunduğunu düşünürüz. Bizi yönlendirecek bir şey bekleriz ve zaman öylece akıp gider; nasıl geçtiğini anlamayız. Çoktan bir şeyi kaçırdığımızı hissederiz. Bizi adeta bir kayıtsızlık hali ele geçirmiştir.
Roger Waters bu parçayı 28 yaşındayken, zamanın kayıp gitmesine, hayatının kontrolünü kaçırmasına yol açan o kayıtsızlığı anladığında yapmış. Artık geleceğe hazırlanmadığını, o beklediği motivasyon kaynağının gelmeyeceğini ve sadece şimdinin olduğunu fark etmiş. Çünkü sözlerin devamında;
Güneşin altında yatmak, evde oturup yağmuru izlemek gibi rutinlerden yorulduğun anda anlarsın ki gençsin ve bugün öldürmek için zamanın vardır. Ama sonra bir gün on yılın geride kaldığını görürsün. Kimse sana ne zaman koşman gerektiğini söylememiştir ve başlangıçnoktasını kaçırmışsındır.
diyor.
Parçanın ikinci bölümü kasvetli bir hal alır. Çünkü artık zaman elden kayıp gitmiştir. Anlatıcı, zamanın tükendiğini hissederek yaşlanır.
Ve sen koşuyorsun, güneşe yetişmek için koşuyorsun ama o batıyor,
Güneş aynı, ama sen daha yaşlısın,
Nefesin daralıyor ve ölüme bir gün daha yakınsın.
ve
Zaman geçti, şarkı bitti, söyleyecek daha çok şeyim olduğunu düşünmüştüm.
şeklindeki sözler parçadaki kaygı hissini iyice öne çıkarır. Anlatıcı adeta kapana sıkışmıştır. Artık bir şeyleri değiştirecek zaman da kalmamıştır. Son kısımdaki;
Uzakta, tarlanın karşısında,
Demir çanın sesi,
Yumuşakça söylenen sihirli sözleri duymak için,
Sadık olanları diz çökmeye çağırıyor.
kısmında kilise çanları ve sihirli sözler olarak belirtilen dualar ölümlülüğün farkına varmayı temsil eder. Böylece grup, çocukluktan ölüme kadar hayatın hikâyesini sadece yedi dakika içinde anlatmayı başarır.
Özetle, zaman en az farkında olduğumuz anda akar ve bu yüzden başlamak için doğru zaman diye bir şey yoktur. Sadece şimdi vardır.
Son olarak, albümde hemen sonra gelen ve ölüm korkusu hakkındaki “The great gig in the sky” parçasının “Time”ı mükemmel tamamladığını ekleyelim. Zaten hem bu albümün hem de genelde Pink Floyd eserlerinin mesajlarla dolu, iç içe geçmiş sürekliliğine hayran olmamak…
DEĞİŞTİR
Evet doğru, zaman temasını işlediğimiz bu bölüm zamana biraz sıkışığız. O yüzden hemen ikinci parçamıza geçelim.
Sürekli değişen müzisyen kadroları ve ortaya çıkışları bir proje olduğu için aldıkları sıra dışı isimle dikkat çeken İngiliz progressive rock ikilisi Alan Parsons Project’in 1980 albümü “The turn of a friendly card”ın ağır parçası “Time”a geldi sıra.
Ancak, Alan Parsons Project’e dikkat çekmeden olmaz. Enteresan bir grup. Aslen 1975’te Londra’da kurulan bir rock ikilisi. Çekirdek üyeleri yapımcı, ses mühendisi, müzisyen ve besteci Alan Parsons ile şarkıcı, söz yazarı ve piyanist Eric Woolfson. Şarkılarının neredeyse tamamında yazarlık payları eşit. 1990’a kadar canlı performans sergilememişler.
Ve evet, dikkatli podcast dinleyicileri, doğru duydunuz… Alan Parsons, biraz önce dinlediğiniz Pink Floyd’un “Time”ının başındaki saat seslerini derleyen mühendisin ta kendisi. İki parça arasında böyle bir bağ da var. Bu arada ikilinin Pink Floyd’un yanı sıra Beatles’la da çalıştığını ekleyelim.
Peki acaba, Alan Parsons Project “Time”da ne anlatmak istedi?
Şarkının sözleri, gözlerimizin önünde buharlaşana kadar üzerinde düşünmesek bile zamanın hayatımıza nasıl hükmedebileceğini anlatıyor.
Giriş kısmı şöyle…
…
Yani;
Zaman, bir nehir gibi akıyor,
Zaman, beni çağırıyor,
Kim bilir bir daha ne zaman karşılaşırız.
Burada zamanı ancak birine veda etmemiz gerektiğinde fark ettiğimiz vurgulanmış. Anlatıcı, sevgiliye ve dostlara veda ederken neden gitmesi gerektiğini zamanın onu çağırmasıyla açıklıyor. Yeniden bir araya gelme olasılığıysa gerçekçi bir yaklaşımla yok gibi bir şey.
Devam edelim…
Ama zaman bir nehir gibi akmaya devam ediyor,
Denize, denize,
Sonsuza dek yok olana kadar.
derken de zamanın bir sınırı olduğunu, nihayetinde denize dökülerek bittiğini belirtiyor. Deniz yok oluşu simgeliyor. Nitekim son bölümde de…
Elveda arkadaşlarım,
Belki sonsuza kadar,
Elveda arkadaşlarım,
Yıldızlar beni bekliyor.
diyerek söz konusu sınır ve son hatırlatılıyor. Burada bir kabulleniş var. Anlatıcı, sevgiliyi, dostlarını bir daha asla göremeyeceğini ve zamanın kimseyi beklemediğini kabulleniyor. Her şey sonsuza dek kayboluyor ama sonda “Kim bilir bir daha nerede karşılaşırız,” diyerek de umudunu koruyor. Bu dünyada olmasa da belki başka bir dünyada, başka bir formda yeniden karşılaşırız.
Yanlışsam düzeltiniz; zamanın nehre benzetilmesi ve sonunda denize dökülmesi sıkça karşılaştığımız bir aforizma. Ama olmasın mı? Zaman tıpkı nehir gibi durdurulamaz bir şey. Bırakın durmasını, yavaşlatamıyorsunuz bile. O an önünüzden geçen su bir daha geçmiyor. Dün biriyle geçirdiğimiz zamanın geri getirilememesi gibi. Ve sonsuz değil… Bir yerde sonlanıyor. Nehirlerin denize akması gibi. Değer verdiğimiz insanlarla geçirdiğimiz her anın kıymetini bilmemiz daha isabetli neye benzetilebilir, bilmiyorum.
Bu arada, Alan Parsons parça için “Biraz hüzünlü bir şarkı. Sanırım yaşlanan veya hastalanan birçok insana ilham kaynağı oldu. Cenazelerde çalınıyor. Biraz melankolik bir şarkı,” demiş.
Zaman, hayata dair birçok gizi içinde barındıran uçsuz bucaksız bir kavram. Durdurulması, geriye ya da ileriye alınması, bükülmesi gibi fantezilere konu oluyor. Hatta bilim artık bunların fantezi olmaktan çıktığı günlere doğru gittiğimizi söylüyor ama bizim konumuz zamanın bu yönü değil.
Zamanı nasıl harcadığımızı, onun ölümlülüğümüze yaptığı referansı, sevdiklerimize bakış açımızı değiştirmemize nasıl yardımcı olduğunu hatırlatan iki parçayı ele aldık bu hafta. Sizler hangisine daha yakın hissettiniz? Bizlere verilen sınırlı zamanı nasıl hoyratça harcadığımızı genç yaşlarda fark edip harekete geçmek için bir şey beklemeyi bırakmayı öğütleyen Pink Floyd’un “Time”ını mı, yoksa zaman/nehir metaforu üzerinden sevdiklerimize daha bir sarılmamız gerektiğini anlatan Alan Parsons Project’in “Time”ını mı?
Onu bilemiyorum ama sanırım ikisinde de saklı olan “Sen asıl bugüne bak,” mesajı herkesin dikkatini çekmiştir.