Bu bölümde eskilerin canlı parçalarından biriyleyiz, hareketliyiz, içimiz içimize sığmıyor. Ünlü İngiliz grup Dire Straits’in en bilinen parçalarından “Sultans of swing”, yani ‘swingin sultanları’ senelerdir bizi coşturdu durdu ama peki kimmiş bu sultanlar? Bir rock grubu olan Dire Straits mi?
Bize ayıracağınız on dakikanız varsa swingin sultanlarının hikayesini anlattığımız “Duydun mu” sizler için başlıyor…
“Sultans of swing” 1977 yılında yazılmış ve grubun 1978 tarihli çıkış albümü olan “Dire Straits”te yer almış. Tarihin en ünlü gitar sololarından birini barındıran parçanın en önemli özelliği Dire Straits’in bugünlere kadar gelen harika kariyerini başlatmış olması.
Nitekim o günlerde faturalarını ödemede zorlanan ve Dire Straits isminin bir şey ifade etmediği bir dönemi yaşayan grup için “Sultans of Swing” sıçrama tahtası olmuş. Grubun bir diğer üyesi John Ilssley bu parçanın her şeyi başlatan çıkış noktası olduğunu söylüyor. Ona göre hayatın sonraki kısmında ne olduysa bu parça başlatmış. “Neredeyse hiçbir şeyle geçiniyorduk ve gaz faturasını bile ödeyemiyorduk,” diyen Ilssley, bazı kişilerin “Şanslıydınız,” yorumlarına “Şans ne anlama gelir? Harika bir parça, harika bir grup ve çok çalıştık,” şeklinde cevap vermiş.
Peki parça nasıl ortaya çıkmış?
Dire Straits’in her şeyi diyebileceğimiz Mark Knopfler’ın birçok parçasının günlük hayatta yaptığı gözlemlerden ortaya çıktığı bilinen bir gerçek. Bu parça da buna benzer bir hikâyeye sahip.
Knopfler’a şarkı fikrini, İngiltere’nin Suffolk kentindeki Ipswich’te yağmurlu bir gecede sadece bir bira içmek üzere uğradığı bir pub’da rastladığı amatör grup vermiş. Grup performansını, çok az sayıdaki içkili müşteriye veriyormuş. Knopfler o akşamdan “Ben sadece bira içmek için oradaydım. Sanırım üç veya dört kişilik bir izleyici kitlesi vardı,” diye bahsediyor. Mark Knopfler gruptan çalmalarını istediği iki parçanın ismini söylediğinde grubun verdiği reaksiyonu ise şöyle anlatmış: “Sanırım barda bu şarkıları gerçekten bilen birinin olmasına şaşırmışlardı.”
Ve gecenin sonunda grubun trompetçisi “Evet tamam. İşte bu. Artık eve gitme zamanı,” demiş ve eklemiş: “İyi geceler ve teşekkürler. Biz swing’in sultanlarıyız.”
Bu bitiriş Mark Knopfler’e komik gelmiş çünkü onun tabiriyle karşısındaki ‘sultanlar’ yalnızca ‘kazak giymiş yorgun, küçük adamlar’ olarak görünüyormuş. Ona göre, o gece, o grupta, o barda olan kimse herhangi bir şeyin sultanı olacak gibi durmuyormuş.
Ancak yine de Mark Knopfler pub’dan bir fikrin tohumuyla ayrılmış. Kardeşi David ve John Illsley ile paylaştığı eve döndüğünde yeni kurdukları grup için bir şarkı yazmaya koyulmuş. Ortaya çıkan parça başlangıçta kulağa düz gelmiş ama 1977’de aldığı ilk Fender Stratocaster gitarıyla çaldığında işler değişmiş. Knopfler 2016’da “Yıllarca ana gitarım olarak kalan ve ilk albümümüzde çaldığım tek enstrüman olan Strat’ı kullandığım anda ‘Sultans of Swing’ canlandı. Bu parça, yaptığınız müziğin onu çaldığınız şey tarafından nasıl şekillendiğine dair gerçekten iyi bir örnek ve genç müzisyenler için bir ders. Bir şarkıdan yeterince keyif almadığınızı düşünüyorsanız, enstrümanı değiştirin. Akustikten elektroya veya tam tersine geçin, onu sarsacak bir şey yapın,” demiş.
Kısaca, Dire Straits varsa “Sultans of Swing”, “Sultans of Swing” varsa Stratocaster gitar sayesinde dersek yanlış olmayacak galiba.
Gelelim sözlere…
Parça, işten sonra bir kulübe gidip “Sultans of Swing” adlı yerel bir grubu dinleyen bir adamın anlatısı. Grup oldukça yetenekli olan ancak ilerleme hırsı olmayan bar gruplarından biri. En azından bir üyeleri günlük bir işte çalışıyor ve durumu iyi.
Grubun orada bulunma nedeni tamamen müzik. Ünlü olmak, para kazanmak, daha çok dinleyiciyle buluşmak ikinci planda. Knopfler Ispwich’te yaşadığı o geceye dair gözlemlerini şarkı sözlerine aynen aktarmış.
Karanlıkta titrersin,
Parkta yağmur yağar ama bu arada,
Nehrin güneyinde durursun ve dikkat kesilirsin,
Bir grup Dixie çalıyor, dörtlü çift,
Müziğin sesini duyduğunda kendini iyi hissedersin.
Burada geçen ‘dixie double’ yani ‘dörtlü çift dixie’, 20. yüzyılın başlarında Louisiana, New Orleans’ta ortaya çıkan geleneksel bir caz stili olan Dixieland cazını ifade ediyormuş.
Parçaya dönelim… Devam kısmında Knopfler yağmurdan kaçarak içeri girer. Çok fazla kişi yoktur. Sadece müziğin sesi duyulmaktadır. Bundan sonra sahnede çalmakta olanların anlatıldığı kısım gelir ki parçanın asıl teması da bu sanırım.
Sözlere göre, George tüm akorları bilir, orada olmasının nedeni herkesi ağlatmak ya da şarkı söylemek değil sadece ritimdir. Onun için önemli olan alabileceği bir gitar ve ışıkların altında şarkısını söyleyebilmektir.
Sözlere göre gruptaki bir diğer kişi olan Harry de benzer ruh halindedir. Günlük bir işi vardır, gayet iyi idare de ediyordur ama orada bulunmadaki amacı elinden gelenin en iyisini yapmaktır. Honky-tonk’u her şey gibi çalabilir.
Hemen bilgi verelim. Honky-tonk, country müzik çalan eğlence yerlerinde çalınan özel bir müzik tarzıymış. Ayrıca, bu tür müziği çalmak için kullanılan piyano türüne de bu isim veriliyormuş ki anladığım kadarıyla parçada bu enstrüman kastedilmiş.
Sözlerin sonuna doğru pub’daki ortam anlatılıyor. Buna göre bir grup genç köşede aylaklık etmekte. Sarhoşlar, en iyi kahverengi bol pantolonlarını ve yüksek tabanlı ayakkabılarını giymişler. Bu grup trompet çalan hiçbir grubu umursamıyor ve rock and roll dedikleri şey bu değil.
Son kısımda şöyle bitirir…
…
Yani,
Ve sonra adam mikrofona doğru adım atar,
Ve der ki: İşte sonunda,
Tıpkı zamanın dolduğunu söyleyen zilin çaldığı gibi,
“İyi geceler, şimdi eve gitme zamanı”,
Ve hızlıca bir şey daha ekler…
Biz Sultanlarız,
Biz Swing’in Sultanlarıyız.
Parça böylece ismini veren bu bölümle biter.
“Sultans of Swing”, sadece 1970’lerin ortalarında İngiltere’deki müzik ortamının müziğe dökülmesinin bir örneği değil, aynı zamanda dönemin değişim dinamiğini de yansıtan sosyal bir yorum gibi duruyor.
Çünkü yorumlarda, İngiltere’de 1960’larda cazın yerini blues’dan ilham alan grupların almaya başladığı, 1970’lerde disco ve popüler müziğin ağırlık kazandığı, 1970’lerin sonlarındaysa rock’ın giderek sahne aldığı pub’ların öne çıktığı hatırlatılıyor. Mark Knopfler da tam bu dönem o meşhur akşamı yaşamış görünüyor.
O kendisini de pub-rock sahnesinin temsilcisi olarak görüyor ama caz müzisyenlerinin de hayranı ve onlara saygısı var. Bu nedenle parça, yok denecek kadar az olan dinleyici kitlesine rağmen çalmaya devam eden, yetenekli ama sittinsene çalsa tanınmayacak bir caz grubunu tasvir ediyor. Knopfler’ı etkileyen, müzisyenlerin becerisi ve seçtikleri türe olan bağlılıkları.
“Sultans of Swing”in bir özelliği ismine rağmen swing ritminde olmaması. Aslında, gitar virtüözü Mark Knopfler’in liderliğindeki olağanüstü bir grup olan Dire Straits ile bir avuç seyirci için çalan bir grubun arasında bir paralellik yok. Ancak, yorumcular Mark Knopfler’ın kendisinin de bir müzik süperstarı olmadan önce pub’larda çaldığını, aynı zamanda bir süre gazeteci olarak çalıştığını hatırlatıyor. Bu nedenle o akşam gördükleriyle kendi geçtiği yol arasında bir paralellik kurmuş olması muhtemel. Parça bu yönüyle Knopfler’ın bazı küçümseyici tabirlerine rağmen aslında olumlu ve sempatik bir eleştiri olarak görülüyor.
Bir ilginç not, Bill Wilson isminde Indiana’da yaşayan bir besteci/yorumcunun 1993’te parçanın sözlerinin kendisi tarafından yazıldığını iddia etmesi olmuş. Ancak iddia, bazı tutarsızlıklardan dolayı doğruymuş gibi durmuyormuş.
Parçada geçen “Creole” (kreyol) yöreye ve kişiye göre gelişen ve birkaç dilin karışımından oluşan bir lisanmış. Parçada ne amaçla geçtiğine dair bir yoruma maalesef rastlamadım.
Diğer taraftan, parçada geçen iki isim George ve Harry, Easybeats isimli bir grubun gitaristleri olan George Young ve Harry Vander imiş.
Bu arada, amatör de olsa “Sultans of Swing” isminde bir grubun varlığına rastlanmamış.
Son bir not da, Mark Knopfler’ın bu parçayı hazırlarken binlerce kez çalmak zorunda kaldığı için parçadan bıktığını söylemesi.
Sonuç olarak, parçadan ne anlamalıyız?
Bence anahtar, parçada anlatılan amatör grubun işini yaptığı ortam. Doğru düzgün bir dinleyici kitleleri yok. Mark Knopfler dışında orada bulunan kimse onlara ne saygı duyuyor ne de müziklerini anlıyor. Ancak, bunlar sorun değil. Burada sessiz bir mesaj var.
Sadece müzik değil, birçok alanda milyonlarca insan tabiri yerindeyse denize atlıyor. Ancak çok sınırlı sayıda kişi karşı kıyıya geçiyor. Peki geçemeyenler mutlaka boğulmalı mı?
Herkesin hayatında birçok konuda amatör ruhla sarıldığı uğraşları olabilir. Bu uğraşlar sadece geniş kitlelere ulaşınca anlamlı olmasa gerek. Devamı için mutlaka rakamlara veya maddi ölçülere ihtiyaç duymamalıyız.
O işe özgünlüğünü veren amatör ruh ve bağlılık diye düşünüyorum.
Siz de “Rakamlar önemli değil, ne zaman biteceğine ben karar veririm,” diyenlerden misiniz?
Haftaya yeni bir bölümle buluşmak dileğiyle hoşça kalın sevgili “Duydun mu” dinleyicileri.